SİZ NEYİN DERDİNDESİNİZ?
Ülke adeta yangın yerine dönmüş durumda.
Ülke adeta yangın yerine dönmüş durumda. Çiftçi perişan, esnaf perişan, memur güvencesiz. Malın mülkün garantisi kalmamış. Emekli ise pazar yerlerinde ve AVM önlerinde neyin nerede daha ucuz olduğunu araştırmanın derdinde.
Torununa harçlık veremeyen, evinin eksiklerini tamamlamakta zorlanan emekli; cami avlularında, parklarda vakit geçirerek bir simit, bir poğaça ve bir bardak çayla günü geçirmeye çalışıyor.
Bizim seçtiklerimiz, yani vekillerimiz ise halkın temsilcisi gibi değil, adeta birer asil gibi davranıyor. Halktan uzaklaşıyor, halka tepeden bakıyor. Seçenlerin, seçtiklerinin kölesi ve yalakası hâline gelmesi ise demokrasinin en acı çelişkilerinden biridir.
Gençler umutsuz.
Yarınlarından emin değiller. İş bulma, ev kurma, evlenme araba ve ev sahibi olma kaygısı içindeler. İki yüzü aşkın üniversiteden mezun olan yüz binlerce genç ne yapacağını bilemez durumda.
Bugün gençler özgürlüğü bir yana bırakın, “ben” ya da “biz” diyebilme cesaretini bile kaybetmeye başlamıştır.
Birileri sınav derdinde, birileri diploma aldıktan sonra KPSS ve mülakat derdinde. Bazılarının ise diplomaları iptal edilmiş; diplomanın bile güvencesi kalmamıştır.
Liyakatin yerini sadakat almıştır. İnsanlar bilgi ve becerileriyle değil, kime yakın olduklarıyla bir yerlere gelebileceklerine inanmaktadır.
İlkokul mezunu biri birçok işe giremezken milletvekili olabilmektedir. Sonra da o milletvekilleri ülkeyi yönetmektedir.
Öğrencilerin okul kırdığı gibi, bazı milletvekilleri de boş sıralarla Meclis’i kırmaktadır.
Okumazlar, araştırmazlar, sorgulamazlar, tartışmazlar; yalnızca birilerinin işaretine göre el kaldırıp indirirler.
Kimilerine göre ülkede rejim değişmiştir. Bir kişi konuşmakta, diğerleri uygulamaktadır. Yasama, yürütme ve yargının ağırlığı ise giderek azalmaktadır.
Bugünümüzü düşünürken yarınlarımız konusunda da endişeliyiz. Eğitimde, sağlıkta, adalette ve güvenlikte ciddi sorunlar yaşanmaktadır.
Demokrasinin özü, halkın verdiği vergilerin hesabını sorabilmesidir. Peki, halk gerçekten hesap sorabiliyor mu? Takdir sizlerin.
Birileri faizden karaparadan ve ihalelerden servetlerine servet katarken, hesap soramayan halk ekmek, süt ve su kuyruklarında
beklemektedir.
Tarım ölmüş, hayvancılık can çekişmektedir. Bunun en açık göstergesi ithal buğday ve ithal ettir.
Çiftçinin yanında olması gereken kurumlar zaman zaman farklı tartışmalarla gündeme gelmekte, üreticinin sorunları ise büyümeye devam etmektedir.
Oysa dünyanın en değerli coğrafyalarından birinde yaşıyoruz. Üç tarafı denizlerle çevrili, aynı gün içinde farklı iklimlerin yaşanabildiği, bereketli topraklara sahip bir ülkede açlık, yoksulluk ve umutsuzluk olmamalıdır.
Ama oluyor.
Neden oluyor?
Çünkü liyakatin yerini sadakat aldığında, üretimin yerini tüketim aldığında ve aklın yerini çıkar hesapları aldığında sonuç kaçınılmaz oluyor.
Bilgiyi ürüne dönüştürmek zorundayız.
Eğitim, üretimin hizmetinde olmalıdır. Üniversiteler, meslek yüksekokulları ve meslek liseleri kalkınmanın merkezine yerleştirilmelidir.
Her köşeye bir üniversite açmakla sorun çözülmüyor. Aksine kalite düşüyor. Akademisyenler yetersiz kalıyor, öğretmenler zorlanıyor ve öğrenciler yeterli donanımı kazanamıyor.
Araştıran, sorgulayan ve tartışan nesiller yerine; ezberleyen, sorgulamayan ve itaat eden nesiller yetiştiriyoruz.
Üretmeyen köylü, yatırım yapmayan sanayici ve yalnızca tüketmeye odaklanan bir toplum anlayışıyla geldiğimiz nokta ortadadır.
Daha iyisini üretmeyi konuşmak yerine rakibe çelme takmayı, onu saf dışı bırakmayı konuşuyoruz. “Ben daha iyisini yaparım.” demek yerine köşeyi dönmenin yollarını arıyoruz.
Kütüphanelerde ve araştırma merkezlerinde olması gereken gençler; kafelerde ve oyun salonlarında zaman tüketiyor. Ülke kaygısı taşımayan, günü kurtarmaya çalışan bir gençlik büyüyor.
Ekonomi alarm veriyor. Sokaklar zararlı alışkanlıkların pençesine düşen çocuklar ve gençlerle doluyor. Çiftçinin yaş ortalaması ellinin üzerine çıkmış durumda. Böyle bir tablodan çıkış kolay değildir.
1960’lı yıllarda kurulan ve daha sonra kaldırılan Devlet Planlama Teşkilatı benzeri bir kurumun yeniden oluşturulması gerektiğini düşünenlerin sayısı az değildir. Eğitimden ekonomiye, tarımdan sanayiye kadar her alanın uzun vadeli planlanması gerekmektedir.
Planlı eğitim, planlı ekonomi ve üretim odaklı bir kalkınma anlayışı bizi yeniden ayağa kaldırabilir.
Gidişat iyi görünmüyor.
Koyun can derdinde, kasap et derdinde…
Peki siz neyin derdindesiniz?
Unutmamalıyız ki:
“Kendisini başkalarının kurtarmasını bekleyenler yalnızca kölelerdir.”

0 Yorum