70 YILLIK HAYAT
İşte geldik, gidiyoruz. Şen olasın Halep şehri…
İşte geldik, gidiyoruz. Şen olasın Halep şehri…
Evet, yaş 70’i buldu. Arkadaşlar, eşler, dostlar birer birer terk-i diyar ettiler. Bektaşi-Alevi söylemiyle “sır oldular.”
Nesilleri tükenmiş, isimleri unutulmuş bazı garibanların bugün bir mezar taşı bile kalmamış. Musa Eroğlu’nun dediği gibi, “Yolun sonu görünmeye başladı.”
Bizler, doğumumuzdan bu yana geçen 70 yılda çok şey gördük, çok şey yaşadık. Kağnıdan uçağa, yokluğu da yoksulluğu da, varlığı da gördük. Karasabandan traktöre, biçerdövere, dronlara kadar uzanan değişime tanıklık ettik.
Oraktan tırpana, oradan modern tarım aletlerine; dirgenden yabaya, çetene ve sala kadar köy hayatının bütün araçlarını kullandık. Harmanda döven sürmeyi, tığ ve yaba ile rüzgârda harman savurmayı, daneyi samandan ayırmayı bizzat gördük ve yaşadık.
Köylere YSE tarafından içme suyunun gelişini, bir düğmeye basınca evlerin elektrikle aydınlanmasını gördük. Kağnı yollarından asfalt yollara geçişi, dozerlerle yolların yapılmasını, kamyonların köylere ulaşmasını yaşadık.
“Vizontele” filminde denildiği gibi:
“Vatandaş, Zeki Müren de bizi görecek mi?”
Biz onu gördük; onun şarkılarını canlı dinledik.
Şimdilerde telefonu, görüntülü görüşmeyi, interneti ve yapay zekâyı kullanıyoruz. Bunların hepsine yaşayarak tanık olduk.
Eşekle, at arabasıyla değirmene gidip su değirmeninde veya motorlu değirmende un öğüttük. Şimdi ise marketlerden hazır un alıyor, ekmeğimizi yapıyoruz.
Tandırları, köy fırınlarını, çöreği, kömbeyi ve ekmeği gördük. Bugün ise mutfaklarda hamur yoğurma makineleri kullanıyoruz.
Okumak için bir haftalık erzağımızı fileye koyup sırtımızda taşıyarak ilçelerdeki okullara gittik. Enstitülerde, yüksekokullarda ve üniversitelerde okuduk.
Köylerde kapalı kapılar ardında sevdalanmayı, aracı ihtiyarlar vasıtasıyla yavuklumuza mektup göndermeyi yaşadık.
Mutluluğu da mutsuzluğu da, açlığı da tokluğu da, sevmeyi ve sevilmeyi de sonuna kadar yaşadık.
Şimdi yaşlandık. Torunlar en büyük uğraş alanımız oldu. Çocuklarımızı ebeveyn sorumluluğu içinde doyasıya sevemedik; fakat bugün torun sevgisiyle o özlemi gideriyoruz.
Belki fakirdik, yoksulduk; ama birbirimize saygılıydık. İnsanları doğal hâlleriyle sevdik ve sevildik.
Bazılarımız gurbeti, özellikle Avrupa gurbetini, doya doya yaşadı. Onları bekledik, geldiklerinde sevindik; giderlerken üzüldük, ağladık.
Düğünlerde takılan takılar yardımlaşmanın ve dayanışmanın en güzel örnekleriydi. Evlenmek, ev kurmak, iş sahibi olmak, eve ekmek götürmek ve çocuk sahibi olmak çok değerli duygulardı.
Türk töresinde kağanın, hanın ve hakanın görevi; açları doyurmak, çıplakları giydirmekti.
Cumhuriyetle birlikte kimleri görmedik ki…
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Mücadelesi’ni okuduk. Kurtuluş Savaşı’na katılmış gazileri dinledik. Kimin dost, kimin düşman olduğunu onlardan öğrendik.
Ülkeyi modern hâle getiren devrimleri ve atılımları gördük. İkinci Dünya Savaşı’na katılmamamızın ne kadar isabetli bir karar olduğunu öğrendik.
Çok partili hayatı yaşadık. Menderesleri, İnönüleri, Demirelleri, Ecevitleri, Erbakanları, Alparslan Türkeş’i ve Özal’ı gördük.
Şimdilerdede 24 yıldır(çeyrek asır)Erdoğan dönemindeyiz.
27 Mayıs 1960 ihtilalini, 12 Mart 1971 muhtırasını ve 12 Eylül 1980 darbesini yaşadık. Ben de 1980 darbesinde Sakarya’da 2’nci Piyade Tümen Komutanı’nın yaverliğini yaptım. Dönemin Millî Güvenlik Konseyi üyeleriyle aynı sofrada bulundum.
Yetmiş yıla çok şey sığdırdık.
Felahiyeden Kars’a
Güneşliden Kayseri’ye uzanan görev hayatımın 29 yılını bu devlete hizmet ederek geçirdim. Binlerce öğrenci, meslek sahibi, siyasetçi ve devlet adamının yetişmesine katkı sundum. Bunun mutluluğunu hâlâ yaşıyorum.
Ancak bugünlerde gördüğüm bazı gelişmeler beni endişelendiriyor. Devletin gidişatı ve milletimizin içinde bulunduğu durum pek iç açıcı görünmüyor.
Millet gittikçe fakirleşiyor. Borçlar, dışa bağımlılık ve millî varlıklarımızın elden çıkması beni derinden üzüyor.
Hoşgörünün yerini karamsarlık, refahın yerini yoksulluk alıyor. Siyasetçiler liyakati unutup sadakati öne çıkarıyorlar.
Keçecizade Fuat Paşa’nın şu sözü hâlâ kulaklarımda çınlıyor:
“Evet, üç yüz senedir siz dışarıdan, biz içeriden bu devleti yıkamadık.”
Bu sözden ibret alınması gerektiğine inanıyorum.
Siyasetçilere, devlet adamlarına ve sağduyu sahibi insanlara
sesleniyorum:
Beyler, kendinize gelin. Bu devlete sahip çıkın. Sen-ben kavgasını bırakın.
Mehmet Âkif Ersoy’un dediği gibi:
“Hadi gel yıkalım şu Süleymaniye’yi desen,
İki kazma kürek, iki de ırgat gerek.
Ancak hadi gel yapalım şunu geri desen,
Bir Sinan, bir de Süleyman gerek.”
Tezer Özlü’nün şu sözünü de unutamıyorum:
“Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi.”Düşmanlarımız pusuda.
Kıymayın bu güzel ülkeye. Bu ülke bizim malımız değildir. Bize emanet edilmiş şehit kanları ile sulanmış bir vatandır.
Bizim görevimiz de onu gelecek nesillere daha güçlü ve daha güzel bir şekilde bırakmaktır.

0 Yorum